
önümden geçti gitti öylece... gölgesini takip edebildim sadece, aktı gitti su gibi...
uyudum sonra, sabah oldu... uyandığımda -yüksek topuklu- bir çift kadın ayakkabısı duruyordu karşımda duran sehpanın üzerinde ve anlamadığım bir dilde konuşan yeni yetme bir kız çocuğu dikiliyordu azrail gibi başucumda... rüyamı gerçek mi anlayamadım önce, dinledim... anlamsızca baktım bir süre, kafamı gömüp yastığa uyudum sonra...
dürttü beni küçük parmaklarıyla ve "uyan hadi" anlamında bir şey söyledi, hissettim... ayağa kaltım zar zor, kafam taş gibi ağır doğrultamıyorum... ne istiyorsun be manyak dedim türkçe, hiç bir şey anlamadı... üzerimde bir boxer çıktım odadan...
çıktım çıkmasına da burası kimin eviydi ve ben nerdeydim? hiç bir şey hatıramıyordum dün geceden... koridoru geçip elime gelen ilk kapı kolunu çevirdim, başka bir odaya açıldı ama aradığım bu değildi, açık bırakıp devam ettim ki hala sarhoştum...
deneme yanılma yöntemiyle bulmuştum en sonunda tuvaleti, çişimi yaptım salına salına, yüzümü yıkadım sonra ılık suyla... sularınız sizin kadar soğuk değil diye mırıldandım kendi kendime, kimse duymadı...
tuvaletten çıktığımda elinde havluyla bekliyordu küçük kız... yüzüne baktım, dudak büktüm ve aldım elinde duran mis kokulu havluyu...
yüzümü kuruladıktan sonra fırlattım yeşilli mavili havluyu ve mutfağa doğru yöneldim içgüdülerim elverdiğince... bir fincan, kahve, krema, hazırda bekleyen bir su kaynatıcısı bekliyordu beni tezgahın üzerinde... bir nevi matrix filmi yaşıyordum bilmediğim bir kentin bilmediğim evinde...
oturup masaya içtim kahvemi pencereden dışarıyı seyrederek... ne oldu dün gece diye de soruyordum kendime, nasıl geldim ulan ben bu eve....
küçük kız karşımda durmuş öylece beni seyrediyordu... adın ne senin dedim, cevap vermedi... adın ne adın diye çemkirdim sonra, cevap yok... allah belanı versin dedim ama pişman oldum sonra... sonuçta karşımda duran 9-10 yaşlarında bir kız çocuğuydu ama bir şekilde anlamalıydım ne olup bittiğini...
kahvemi yarım bırakıp uyandığım odaya gittim... pantolonum, gömleğim özenlice katlanmış duruyordu bir köşede, giyindim... başım çatlayacakmışçasına ağrıyordu hala...
ben gidiyorum hey, anlıyor musun beni gidiyordum dedim... başını salladı küçük kız usulca yukarı aşağı, şaşırdım... anlıyor musun sen beni dedim, hareket yok... eee yeter be dalga mı geçiyorsun benimle salak şey diye bağırdım var gücümle, hiç bir tepki vermedi... çekip kapıyı çıkıp gittim bende...
bu sokak, bu semt, evler, arabalar, hiç bir şey tanıdık gelmiyordu... lanet olsun nerdeydim ben, dün gece neler olmuştu, kafayı yemek üzereydim... yürümeye başladım sonra bilmediğim kentin bilmediğim sokağında...
allahın kulu yoktu ortalıkta, dükkanlar kapalı, ne bir araba ne bir kuş sesi... ölü bir şehir... öldüm mü lan ben yoksa dedim, korktum...
yürümeye devam ettim bilinçsizce, tedirgin tedirgin... gözüme bir şey takıldı sonra, üç beş sokak ötede köşeyi döndü birisi... gölgesini takip edebildim sadece, aktı gitti su gibi...
koşmaya başladım ama inan bana hiç mecalim yoktu, soluk soluğaydım... gölge hep bir köşeyi dönüyor ve ben hep son ana yetişiyordum... durdum... ellerimi dizlerimin üzerine koyup eğildim rükuya eğilir gibi, soluklandım... kimsin seeeennnnn diye bağırdım ve yığıldım olduğum yere...
uyandığımda, 3:14 ü gösteren kocaman bir saat duruyordu karşımda duran sehpanın üzerinde ve anlamadığım bir dilde konuşan zenci bir adam dikiliyordu azrail gibi başucumda... rüyamı gerçek mi anlayamadım önce, dinledim... anlamsızca baktım bir süre, kafamı gömüp yastığa uyudum sonra...
rüyamda bir kuş gördüm, kanatları senden büyük... çok yüksekten uçuyordu ve gözümü alıyordu parlayan güneşin ışığı... önümden geçti gitti öylece... gölgesini takip edebildim sadece, aktı gitti su gibi...
uçmak güzeldir dedi küçük kız türkçe kulağıma... uçmak güzeldir, siyah gibi...
uyandım...
uyandığımda...

fransızca kursundan çıktıklarında saat akşam 7 yi gösteriyordu... tüm cesaretini toplayıp, bişeyler içmek ister misin diye sordu kocagözlü kıza... gülümseyerek kabul etti gözleri kalbinden büyük olan kız...
kahveleri henüz bitmişti ki, heyecandan yerinden çıkacak gibi olan kalbine aldırmadan, senden çok hoşlanıyorum deyiverdi çocuk... utancından başını öne eğmemişti ama gözüne ışık tutulmuş tavşan gibi kalakalmıştı öylece, gözleri kızın gözünde... gülümsedi kız, birşey demedi... uzattı sonra sol elini, masanın üzerine koydu, avucu gökyüzüne dönük... elini ver dedi, koy elimin üzerine...
***
fransızca çalıştıkları bir cumartesi akşamı, gitmem lazım bebeğim dedi çocuk alelacele... bizimkiler beni bekliyor, bu akşam aile toplantısı yapacaklarmış, geç kalırsam çok bozulurlar... kızın şaşkın bakışları altında topladı defteri kalemini ve üstünkörü bir öpücük kondurup dudaklarına, çıkıp gitti kapıdan...
ne olduğunu anlayamamıştı kocagözlü kız... bugün onun doğumgünüydü ve bunu unutmuş olabileceğine ihtimal bile vermiyordu... ne sevgisinden şüphe ediyordu, ne de herhangi başka birşeyden ama bu olan hiç de normal değildi... üzüldü, kırıldı, ağladı, kızdı... evet o da bir kızdı sonuçta...
telefona sarıldı hemen ve aradı... lanet olası telefon da kapalıydı... nasıl olabilirdi böyle birşey, üstelik doğumgünüydü bugün onun... fırlatıp telefonu tekrar ağlamaya başladı...
***
lütfen hediye paketi yapar mısınız? diye rica etti çocuk sevimli tezgahtar kızdan... tabiki diye cevapladı ve bir çırpıda paketleyip tutuşturdu eline paketi... harika olacak herşey diye geçirdi çocuk içinden ve gülümsedi hınzır hınzır, kimbilir şimdi nasıl sinirlenmiş, nasıl ağlıyordur bizimkisi...
arabasına bindiğinde saat 10 u geçiyordu, çok geç kaldım dedi kendi kendine... bir an önce gidip kendimi affettirmeli ve bu geceyi muhteşem kılmalıyım...
sürerken arabasını bir eliyle hediye paketine dokundu... çok seveceksin bebeğim bunu çok, değecek tüm bu olup bitene diye geçirdi içinden ve yüklendi arabanın gazına... bir gözü yolda, diğeri hediye paketinde yol aldı çocuk...
herşey muhteşeme doğru akıyorken su gibi, karşı yönden, muhtemelen soförü uyumakta olan bir kamyon gelip altına alıverdi arabayı... dümdüz olmuştu şimdi herşey; araba, çocuk, hediye paketi ve hayaller... hepsi bu düzlükte birbirine karışmıştı...
***
saat gece yarısını geçmiş 1 e doğru gelmekteydi... ne arayan vardı ne soran, gidivermişti sevgilisi ve bir daha da aramamıştı, üstelik telefonu da kapalıydı salağın... pencereyi açıp havalandırdı duman altı olmuş odasını ve bir sigara daha yaktı kocagözlü kız, elleri titreyerek...
***
geceye karışmıştı çocuk... gece uşuşan kelebeklere... ruhu o denli aitti ki kocagözlü sevgilisine; araftan geri döndürülmüş, bir kelebeğin bedenine girdirilmiş ve sevgilisine uçmasına izin verilmişti... iki gün fazladan yaşamak çok görülmemiş olacak ki bu şansı vermişlerdi kendisine...
gözünü açtığında bir kelebek sürüsünün içerisinde sokak lambasına doğru uçarken buldu kendisini... döndü ışığın etrafında bir süre onlarla birlikte, iradesi henüz kendinde değildi... kendine gelir gelmez konuştu onlarla ve anlattı tüm olup biteni, göz yaşları içerisinde...
bütün kelebekler söz birliği etmişçesine, hadi gidelim o zaman dediler, hadi sana eşlik edelim... hadi kutsayalım bu sevgiyi... hep beraber kanatlandılar, çocuk önde onlar arkada, uçtular sevgiliye...
açık olan pencerenin önünde durdular sonra... çocuk baktı sevgilisinin üzgün, unutulmuş, yalnız bırakılmış yüzüne... gözünden süzülen damlalara engel olamadı... hadi dedi kelebekler, hadi uç, hadi gir içeriye, hadi git...
girdi içeriye ve odanın ortasında parıldayan ışığa değil de ona doğru çırptı kanatlarını heyecanla, belki farkettirmeden saçına konabilirim diye düşündü... uçtu etrafında heybetli heybetli küçücük cüssesiyle, döndü durdu...
pencerenin önünde sıralanmış diğer kelebekler heyecanla onu seyrediyordu, dişili erkekli... hadi diyorlardı, hadi kon artık saçlarına, hadi öp, hadi kokla, hadi kavuş vuslatına... kimi kanat çırpıyor, kimi heyecandan ağlıyordu...
kocagözlü kız görünce irkildi, sevmezdi uçuşan böcekleri ve onun için bu bir kelebek dahi olsa haşerattan ötesi değildi... eliyle korumaya çalıştı önce kendini ona pervane olan kelebekten, sonra alamadı hızını eline geçirdiği yastığı savurdu sağa sola korkuyla... içindeki öfke ve kızgınlık da karışınca bu korkuya olay daha da vahşileşiyordu...
pencere önündeki telaş odanın içerisinde uçan kelebeğin telaşından daha az değildi, korkuyla izliyorlardı tüm bu olan biteni... kanat çırpışları kalp atışlarından daha hızlı değildi...
korkuyla ne yapacağını şaşırmış olan kelebek can havliyle atıverdi kendini odanın duvarına, büzdü kanatlarını soluklanmak için, büzüştü, büzüştü... küçücük kalbinin sakinleşmesini beklerken, üzerine doğru fırlatılan yastıktan bihaberdi zavallı kelebek... tozları önce yastığa karıştı, yastığın üzerinden havaya sonra...
pencere önünde çıt çıkmıyordu şimdi... anlayamıyorlardı tüm bu olup biteni, anlamlandıramıyorlardı... sevgiye uçan bir kelebek neden öfkeyle, korkuyla, düşmanlıkla öldürülebilirdi ki?
istila ettiler sonra odanın içerisini açık olan pencereden... bedeni odanın zeminine dağılmış zavallığı kelebeğin üzerine üşüştüşler, kapattılar üşümesin diye... bir tek kanat çırpıntısı olmaksızın hareketsiz kaldılar öylece...
ne olup bittiğini anlayamayan kız tedirgin kalktı yerinden ve yere kümelenmiş kelebeklere baktı ürkek ürkek... kocagözlerine inanamadı, dizleri gevşedi ve çöküverdi olduğu yere...
odanın ortasında, kelebeklerle yazılmış kocaman bir "je taime" yazısı duruyordu ve kızın gözünden yaş yerine kelebek akıyordu...

sene 2006, ocak ortası... afrikanın bir iç ülkesinden dönmek için yurduma, dubai aktarmalı uçaktaki koridor manzaralı koltuğuma oturdum... zorunlu olmadıkça cam kenarına oturmam, daralıyorum orada... hele ki uzun uçak yolculuklarında hiç çekemiyorum...
yanımdaki koltuk cam kenarı ve boş... uçak etiyopya'da durup yolcu alacak ve dubaiye devam edeceğiz... koltuğun sahibi de heralde oradan binecek diye düşünüyorum...
kalkmasını beklerken uçağın, çektiğim fotoğrafları çıkartıp bakmaya başladım... hepsinde ayrı bir an vardı o küçücük kağıtlara sıkışan... bakıp dururken fotoğraflara koltuğumun baş kısmında bir ağırlık hissettim... kafamı çevirip baktığımda göz göze geldik onunla, şaşırdım... gülümseyerek, "güzel fotoğraflar, sen mi çektin?" diye sordu... "evet ben çektim" diye cevap verdim, "fotoğraflara mı bakıyordun sen?" diye karşı bir soruyla şaşkınlığımı ertelemeye çalıştım hemen... çünkü kafamın üzerinde duran kız, sonradan öğrendiğim üzere annesi iranlı, babası belçikalı olan ve kanada'da dünyaya gelmiş bir güzellik abidesi... elindeki şekerleme paketinden atıştırıp öylece gülümsüyor yüzüme...
"yanın boş mu?" diye sordu... şimdilik boş görünüyor ama addis ababa'da ne olur bilemem dememe kalmadı, pılısını pırtısını toplayıp geçiverdi cam kenarına... bu denli rahat ve samimi olması şaşkınlığımı daha da arttırıyordu... hatta bir ara, havayolları şirketi reklam amaçlı kamera şakası yapıyor heralde diye düşündüm ciddi ciddi :)
şekerleme paketini uzatıp, ister misin diye sordu... şekerli bir şey yediğimde sağ üst azı dişimde oluşan ağrıyı umursamadan uzatıp elimi alıverdim bir kaç tane ve teşekkür edip yedim... istanbul'a döndüğümde ilk yaptığım şey ise o dişe dolgu yaptırmak oldu pek tabii :)
konuşmaya başladık; kim olduğumuzdan, nereden gelip nereye gittiğimizden, afrikalarda ne halt ettiğimizden falan filan... bu arada uçak kalkmış bir sonraki noktaya doğru hareket etmeye başlamıştı bile...
addis ababa'ya inmiş gelecek yolcuları beklerken biz, leziz şekerlemelere ve sohbetimize devam ediyorduk kesintisiz... o arada etiyopyalı bir kız gelip, "sanırım orası benim yerim" dedi... işte dedim şimdi boku yedik, bitti güzelim sohbet... kafamı çevirip mahnaz'a baktım... aldırmadan hiç duruma, bir arkadaki koltuğu gösterip, "o koltuk benim, uçakta tesadüfen arkadaşımla karşılaştım, rica etsem oraya oturur musunuz?" diye sordu... güleryüzüyle kabul etti bu ricayı, saçları kabile örgülü afrikalı kız ve sessizce geçip oturdu bir arkadaki koltuğa...
şimdi 4 saatlik bir yolculuğumuz vardı önümüzde ve bu güzel sohbetle 4 saatlik yol göz açıp kapayıncaya kadar geçerdi, bunu biliyordum...
yaklaşık 2 saat geçmişti hareket edeli ve saat yaklaşık sabaha karşı 3 olmuştu... camdan dışarıya baktı ve esnedi kedi gibi... yüzünü bana döndü ve "çok uykum geldi, azcık uyuyacağım" dedi... o kadar dingin söylemişti ki bunu, sadece kafamı sallayabildim belli belirsiz...
eliyle omuzuma dokundu, yavaşça başını koydu ve usulca kapattı gözlerini... üzerime dökülmüş saçları yüzünü kapatıyordu artık ve çok az şey kalıyordu ondan geriye... nefes bile almıyordu sanki uyurken, öyle hareketsiz, öyle taş...
kimdir bu, neyin nesidir, nerden çıktı karşıma hem de hiç hesapta yokken diye düşünsel fırtınalar yaşarken beynimde, ben de sızıp gitmişim uyku denilen o karşı konulmaz rüyalar ülkesine...
uyandığımda uçağın içindeki tüm ışıklar yanıyordu ve koltukları doğrultup, kemerleri takmamızı emrediyordu hostes hanım, o iğrenç ses tonuyla... uyanmıştım ama yalnız göz kapaklarım hareket etmişti vücudumda, zira sarıp sarmalanmıştım bir melek tarafından... sağ elini sol elimin arasına sokmuş, sol eliyle de sarmıştı beni sımsıkı... üstelik hosteslerden bir tanesi, bizi sevgili sanmış olacak ki üzerimize battaniye örtmüş sağolsun, buz gibi esen klima havasından üşümeyelim diye...
üzerimizdeki battaniyeyi kaldırdım önce... göğsümden teğet geçen elini kaldırıp, yavaşça bacağının üzerine bıraktım ve sessizce "uyan hadi, geldik" diye fısıldadım kulağına... uyanmak istemedi ilkin ama sonra kaldırdı başını, kendi koltuğuna yasladı istemeye istemeye... "kemer takmaktan nefret ediyorum" derken yarım ağız, gözleri hala kapalıydı...
uçaktan inmiş ve dubai havaalanının o kocaman free shop dünyasında turlamaya başlamıştık... benim uçağımın kalkmasına 3, onunkisine ise 2 saat vardı... yani benden 1 saat önce gidecekti ve bitecekti bu masal gibi tanışma... o kanada'ya ben istanbul'a...
oturduk bir yere, feci kahve çekmişti canımız... kahvelerimizi içerken, mail adresleri ve telefon numaralarımızı verdik birbirimize... onun mail adresini yazmak zor olduğundan olacak, aldı elimden kağıdı kalemi ve kendisi yazıp verdi elime...
zaman gelip, biniş kapısından uğurlarken onu uçağına, sımsıkı sarıldı boynuma... "çok güzeldi seninle tanışmak" dedi, gülümsedim... seninle de öyle diyebildim sadece... tam kapıdan girecekken döndü, "sakın gittiğinde mail atmayı unutma, nasıl olsa sen benden önce varacaksın, ilk mail senden olsun" dedi gülerek ve gitti... hareketsiz kalıverdim orada öylece...
o günden beri maillesir, internette karşılaştıkça sohbet ederiz mahnaz'la... birbirimizi yalnız bir kez görmüş olmamıza rağmen çok sıkı iki dost oluverdik geçen zaman sonunda... sevgililerimizi birbirimize anlatıyor, karşılıklı fikir alış verişinde bulunup, gülüşüyorduk artık...
geçen sene bana, ben evleniyorum dediğinde ise acayip mutlu olmuştum... evlenecekleri gün gibi âşikardı zaten, hayırlı haberi ne zaman vereceğini bekliyordum... düğüne davet ettiğinde ise işlerim dolayısıyla gidememiştim ama daha sonra telafi ettim bu durumu...
bu yazıyı yazmak nereden aklıma geldi şimdi? dün mahnaz'dan bir mail aldım... ağustos başında eşiyle türkiye'ye gelmeyi düşünüyorlarmış ve gelmişken istanbul'a uğrayıp beni görmek istediğini yazmış... nasıl mutlu olduğumu anlatamam...
7 saatlik arkadaşlıktan sonra, harika iki dost olan bu iki kişiyi bakalım 3,5 sene ne kadar değiştirmiş, göreceğiz... herşey kameradan göründüğü gibi olmuyor tabiki... canlı canlı oturup konuşmanın zevki çok daha ayrı...
şimdi ağustos başında gelecek olan yol arkadaşımı bekliyorum... şekerlemelerden getirmeyi unutmasa bari, o şekerlerin tadı çok başkaydı çünkü...

neden blog tutulur? neden bir bloga sahip olur da yazar çizer insanlar?
son günlerde blog aleminde enteresan, yersiz, gereksiz, anlamsız bir sataşma almış başını gidiyor... birileri kendini sözüm ona "bilirkişi" ilan etmiş; "vay efendim blog şöyle tutulmalı, blogda şunlar yazılmalı, şu kurallara dikkat edilmeli, şu konuların dışına çıkılmamalı" gibi abuk subuk tanımlamalar yaparak, akılları sıra yukarıda bahsi geçen sorunun cevabını veriyorlar...
ne kadar ahmakça bir tutum bu böyle... blog dediğin şey özünde, özgürce yazmak demektir... aklından geçenleri, anlatmak isteyip de anlatamadıklarını, kitlelere ulaşmayı, tanımadığın insanlarla kelimeleri paylaşmayı barındırır içerisinde... bu noktada çıkıp bunu bir dizi kurallar silsilesi dahilinde yapmaya zorlamak kıskançlığın, çekememezliğin en amiyane gösterisidir...
yukarıda anlattığım sebeplerin haricinde, herkesin kendine ait bir yazma sebebi vardır ve yeterlidir blog tutmak için... bunu yaparken nasıl bir uslüp kullanacağını, hangi formatta bunu dile getireceğini, hangi konulardan bahsedeceğini sadece ve sadece kendisi belirler... adına özgün olmak dediğimiz şey de budur işte...
kıt beyinli bazı yaşam formlarının, içeriğini sevmediği bloglar hakkında karalama çabası içerisine girmesini anlamlandıramıyorum bir türlü... sanki o tür bloglar, yazdığı ya da yayımladığı postları taksim meydanında billboardlardan halka zorla okutuyorlarmış gibi bir karşı duruş sergiliyorlar...
kardeşim burası bir yazım portalı... hoşuna gitmiyorsa, sevmiyorsan, seni rahatsız ediyorsa girip okumayacaksın... ayıplamak, ahlak polisliği yapmak ne senin ne de bir başkasının üzerine vazife değil... sen mutlu olasın diye kimse kendi şeklini şemalini değiştiremez kusura bakma... herkes özgür hür iradesiyle, kendi değerlerini göz önüne alır ve yazar istediği gibi, buna gem vurmak istemenin sebebi ne? blog tutan arkadaşların türk edebiyat tarihine dahil olmak gibi bir amaçları da yok üstelik (en azından büyük bir kısmının), merak etme...
erkek blogger çok okunur "hatun avcısı" olur... kız blogger çok okunur "orospu"... kafasına göre yazar çizer, küfreder yeri geldiğinde "piç" ve ya "kaşar" oluverir senin gözünde... yaşadıklarını en basit dilde anlatır, mahremlerinden bahseder "abaza" damgasını vurursun hiç zaman kaybetmeden...
olaya hangi pencereden bakıyorsan, o pencereden görebildiğin kadardır senin dünyan küçük kardeşim... çık o barakadan dışarıya ve dön kendi etrafında... bir bak neler olup bitiyor, nereye gidiyor alem-i cihan ve sen neresindesin bu gidişatın... kapatmışsın kendini hücre evlerine, yaşa(ya)madıklarının hıncını alıyorsun sanki diğer tüm geri kalanlardan... şu şöyle olmalı, bu böyle olmalı, karalayıp duruyorsun aciz aciz... bırak bu işleri zavallı arkadaşım, insanları karalayarak kendini aklayamazsın bunu unutma sakın...
bu tür basit atraksiyonlarla kendi reklamını yaptığını düşünüyorsun belki ama çok okunan bir bloga sahip olmak için başka şeyler yapmalısın... hem çok okunmak da çok önemli değil, çok anlanmak önemli... bu ayrımlar için çalıştır biraz beynini ey büyükbaş beşer...
herkesin blogu kendine... benimde içeriğini, tarzını, anlattıklarını sevmediğim bir dünya blogger var... hatta sırf blog tutmak, trübünlere oynamak, modaya uymak için blog tuttuğunu düşündüğüm bloggerlar da... bu sebepten dolayıdır ki girip okumam kendilerini, tercih meselesidir... ama bu demek değil ki, bu arkadaşlar yazmasın, kapatsın bloglarını... herkes yazmak konusunda özgürdür sonuçta, ne istiyorsa onu yazar... bana ise en fazla saygı duymak düşer, ötesi terbiyesizliktir...
herkes kendi işine baksın... yazmakla, blog tutmakla ilgili kural ve kaidelerini kendi blogunda uygulasın başkasına dikte etmeden... yoksa o kalemler, klavyeler ters döner, harf harf, kelime kelime girer bir yerlerine... söylemedi demeyin...
blog yazmak güzeldir...
kopstar alaturka
Posted by kutup zencisi in yanlış anlaşılan şarkı sözleri, yanlış söylenen şarkılar

gün geçmiyor ki yeni bir şarkıcı, yeni bir albümle tanışmayalım... her yeni gün yeni bir yüzle başlıyor güzel ülkemde... varsın olsun, renklerin güzelliği diyip duruyoruz ya, bu da ona dahil bir olgu işte...
bahsetmek istediğim şey bu değil, işin eğlenceli kısmını ele alacağım... şarkılarda anlaşılamayan ya da yanlış anlaşılan bölümler vardır... kimimiz anlamadığını bilir ve öğrenmeye çalışır, "hacı ne diyo eleman şarkının bu bölümünde, ben bi türlü anlayamıyorum" şeklinde... kimimiz ise yanlış anladığının farkında bile değildir... anladığı şekliyle söyler durur orada burada, ta ki biri farkedip, "ne dedin ne dedin sen, bir daha söyle bakayım şarkının o bölümünü" diyene ve bir kahkaha tufanı kopup gidene kadar...
şimdi o yanlış anlaşılan bölümlerden bir derleme sunuyorum sizlere...
yokluğun da varlığın da yetmiyor (sezen aksu) - yokluğun davarlığın da yetmiyor
çiçek gibi tazecik kıymetli bitanecik (tarkan) - çiçek gibi tazecik kıyma gibi tanecik
bir bar taburesi üstüne babamın öldüğü yaştayım (teoman) - bir malta kulesi üstünde babamın öldüğü yaştayım
aya benzer yüreğim, doğal olarak takipteyim (mustafa sandal) - aya benzer yüreğim doğal olarak da ibneyim
bu sabah yağmur var istanbulda (mfö) - mustafa yağmur var istanbulda
kiminle gittiysen orda kal, usandım hatta hep orda kal (f. anıl yarkın) - kiminle gittiysen orda kal, usandım hatta he portakal
sen üzülme gülüm incinme (tarkan) - sen üzüm ye gülüm incir ye
gel beni bu zalimlerin ellerinden kurtar (yaşar) - gel beni uzaylıların ellerinden kurtar
ankara'dan abim geldi, evde bir bayram havası, annem babam beni cok severmiş (grup gündoğarken) - ankara'dan adil geldi, elde bir ayran tavası, adem baba beni çok severmiş (buna kopuyorum yaa :)) )
hiçbir kere hayat bayram olmadı ya da (bulutsuzluk özlemi) - isviçrede hayat bayram olmadı ya da
son kuşlar havalandı (levent yüksel) - dolmuşlar havalandı
suç bende sever gibiyim, gel benim ol da rahat edeyim (mustafa sandal) - suç bende sever gibiyim, gel beni boğ da rahat edeyim
ya bu gece gel ya da gelir ecel (yaşar) - ya bu gece gel ya da beni becer
o romandaki hayali belki gerçek yapmaya (cem karaca) - ormandaki hayali belki gerçek yapmaya
yedi kat eller yakınım oldu (sezen aksu) - yedi katiller yakınım oldu
hepsini ben hesapladım (duman) - hepsini bana sapladım
hani bakar dalarsın ya gruba (izel) - hani makarnalarsın ya duruma
acele etme bu aşk dediğin biraz zaman alıyor (hande yener) - acele etme bu aşk dediğin birazdan bağlanıyor
işçisin sen işçi kal, giy dedi tulumları (cem karaca) - dişçisin sen diş çıkar, giy dedi tulumları
durma dans et (demet akalın) - durmadan sex
yine yoksun diye, düşmanım her güne (kerim tekin) - yine yoksun diye, düşmanım herküle
aşkın maphushane, içinde ben mahkum (haluk levent) - aşkınla bu sahne, içinde ben mahkum
o mahur beste çalar müjganla ben ağlaşırız (ahmet kaya) - o mahur beste çalar müjganla fenalaşırız
hani bendim yedi renk, hani tende can idim - hani bendim ya direk, hani tende can idim
konyalıdan başkasına bastırmam (hatice) - konyalıdan başkasına bastırmam (bu orjinal haliyle de yanlış anlaşılıyor :) )
gecenin en sivri yerinde, kansız tersiz uyanmak
taş gibi suyu yüze çarpmak, gözleri açıp kapatmak
aksine bakmak, aksi olmak, kırmızıya kıl kapmak
rüya görmek, kabus olmak, ateş yatıp, buz kalkmak
camdan bakmak, yola dalmak, dilek tutmak, göt olmak
yere çökmek, bağdaş kurmak, duman çekmek, mavileşmek
içki içmek, kadeh kırmak, kafa olmak, mayışmak
yollara düşmek, dağlar aşmak, resim çekmek, uzanmak
mola vermek, bir şey yemek, kaynağından su içmek
halat germek, ırmak geçmek, asa yapmak, boğulmak
ava çıkmak, yüksek uçmak, ürkü vermek, saldırmak
akşam olmak, odun kesmek, ateş yakmak, uykulanmak
gecenin en sivri yerinde, kansız tersiz uyanmak
taş gibi suyu yüze çarpmak, gözleri açıp kapatmak
aksine bakmak, sevaba girmek, siyahlaşmak, ruh olmak
...
..
.
dizi-ktriboktan mevzular
Posted by kutup zencisi in 1 erkek 1 kadın, aşkı memnu, dizi film, diziler, kavak yelleri, yaprak dökümü

televizyon denilince akla ilk gelen şeylerden biri de dizi filmlerdir... izleyeni, takip edeni, bekleyeni çoktur... ben pek hazzetmesem de izleyene de laf etmem... zevk meselesidir en nihayetinde ve benim yakın çevremde de bir çok insan severek izlemekte... avrupa yakası benim favorimdi geçmişte ama o da eski tadı vermediğinden artık, pek izlemiyorum... o sebeple konuya eleştirisel değil esprisel bir bakış açısıyla yaklaşacağım...
google a "populer diziler" yazınca, reytingi yüksek olan diziler hemen sıralanıverdi önümde... bazılarının isimlerini gerek etrafımdan ve gerekse blog dünyasından duymakta ve bilmekteydim... ama şunu farkettim ki adını, sanını duymadığım bin tane dizi varmış ekranları süsleyen, vayy beee dedim...
şimdi o dizilerin konularını tamamen bir önyargıyla yazmaya çalışacağım...
avrupa yakası - bizim yakanın dizisi, ona laf yok :) (istanbul tv)
arka sokaklar - 3-5 tane arkadaşın bir araya gelip, kardeş kardeş oynadıkları bir polisçilik oyunu... hepsi bir ana, bacı, baba, kardeş modunda... (reality tv)
yaprak dökümü - dendroloji bilim merkezinin hazırlayıp sunduğu, coğrafik koşullara göre, sonbaharda ağaçların ne tür entrikalı tepkimeler verdiğini irdeleyen ve anlatan belgesel programı - (national geographic)
not: bunun ismine benzer bir de cinsel program var; yaşlı bir amcanın, birgün sessizce uçup giden kuşunun ardından tamamen değişen hayatını anlatıyor... ismini unuttum :)
kavak yelleri - yaprak dökümü'ne rakip olarak hazırlanmış başka bir dendroloji belgeseli, yayın saatleri bile aynı (discovery channel)
selena - gece kuşağında yayımlanan, +18 çizgi film... (baby tv)
kurtlar vadisi - 1900 lü yılların başlarında, kızılderililerle gay kovboyların arasında geçen bir komedi dizisi (samanyolu tv)
asi - bir emo nun yaşamından kesitlerle birlikte araya sokuşturulmuş kliplerle süslenmiş tipik bir özenti programı (kral tv)
arka sıradakiler - vergi dairesine yerleştirilen gizli kameralarla çekilmiş görüntülerin bir araya getirilmesi sonucunda ortaya çıkan harikulade bir komedi programı (comedi max)
elveda rumeli - 2. dünya savaşı yıllarında, büyük bir iştahla istanbulu almaya niyetlenip, savaş sonucunda ancak babayı alabilen itilaf kuvvetlerine ait iki askerin, ülkelerine döndükten sonra yaşadıkları sıradışı ilişkiyi anlatan hardcore aşk dizisi (rai uno)
aşk-ı memnu - alan memnun, veren memnun tadında yaşanan karmaşık aşk silsileleriyle bezenmiş gençlik programı (number one tv)
benim annem bir melek - doğarken annesini kaybetmiş olan eleman, babasının gazına gelmiş ve annesinin gerçekten bir melek olduğuna inanmıştır... okulda, işte, arkadaş ortamlarında annesinin bir melek olduğunu iddia eden küçük emoş, bir gün arkadaşlarıyla gittiği pavyonda o yolun yolcusu olan annesiyle karşılaşır... var gerisini sen düşün, feci bir action dizisi (vayaq tv)
adanalı - amatör kamera yardımıyla çekilmiş, merkez şubesi adana da olup başka da şubesi olmayan meşhur kebapçının reklam çalışması (akıllı tv)
ikinci bahar - hakan şükür'ün hazırlayıp sunduğu futbol analiz programı (gese tv)
bez bebek - çocuk sahibi olabilmek için her türlü yolu deneyip fakat başarılı olamayan ve en sonunda dişlileri sıyırıp motoru yakan bir annenin hazin öyküsü (flash tv)
parmaklıklar ardında - çekimi geçen yıl bayramoğlu hayvanat bahçesinde tamamlanan, 3-5 bitli orangutanın günlük yaşamını tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren belgesel-magazin tadında, ne idüğü belirsiz bir program (olay tv)
1 erkek 1 kadın - ilk insanın oluşumunu, gelişimini, cenneten kovuluşlarını ve dünyadaki ilk bocalama dönemlerini anlatmaya çalışan dini program (mehtap tv)
sizin de aklınıza gelen bir şey varsa lütfen ekleyiniz, çekinmeyiniz... (ki vardır)

2008-2009 futbol sezonu alem-i cihanın da bildiği gibi şampiyonluğumuzla sona erdi... daha henüz şampiyonluğun sevinci sindire sindire yaşanmamışken, birden bire mehmet topuz mevzusu gündeme bomba gibi düştü...
kayserispor'un yıldız futbolcusu topuz, her transfer döneminde olay oluyordu zaten... ona gitti, buna gitti, şu aldı, bu alacak derken gündem bir süre kendisine odaklanır ve en nihayetinde yine kayserispor'da kalır ve futbolunu oynamaya devam eder hep...
bu kadar düz bir topçunun neden bu kadar büyütülüp, dünya starı muamelesi gördüğünü de bir türlü anlayamıyorum doğrusu... bir beşiktaşlı olarak topuz'un takımımızda top oynamasını elbette isterim ve fakat hani öyle olmazsa olmaz bir futbolcu da değil benim için... biri bir ucundan tutmuş, öteki diğerinden çekiştirip duruyorlar iki taraftan...
biri, "biz parasını ödedik, bizim o" diye bağırıyor... diğeri, "ama bizi daha çok seviyor, bizi istiyor" diye... evet çocuk ağzıyla söyledi, ben beşiktaş'ı istiyorum diye ama iş artık inada bindi... bir nev-i gövde gösterisi, kim daha büyük, topuz göstergesi olacak...
aziz yıldırımın'ın yaptığı ise abesle iştigal az biraz...kardeşim futbolcu alıyorsun futbolcu, başlık parası ödeyip kız almıyorsun... ne o öyle, "bizi sevip sevmemesi önemli değil, parasını ödedik aldık, zamanla sever" gibi bir yaklaşımla kime ne fayda sağlıyorsun... hem sor bakalım bir camiana, senin klubünde top oynamak istemeyen bir futbolcuyu kaç kişi kabul ediyor?
fenerbahçe de tıpkı beşiktaş ve galatasaray gibi bu ülkenin köklü ve güzide klüplerinden bir tanesidir ve gerek taraftar ve gerekse camia bakımıdan büyük bir klüptür... büyük klüplerin formaları da kendileri kadar büyük ve kutsaldır...iş bu sebeple, böyle klüpler formalarını asla ve asla giymek istemeyen hiç bir futbolcuya giydirmemiş ve giydirmeyecektir de...
bu gereksiz çekişmeyi iki klüp başkanı bir an önce oturup, en kısa zamanda çözmelidirler... yoksa bu gidişat yarın bir gün yeniden başlayacak olan ligde, gerek saha içinde ve gerekse saha dışında iki klübe de büyük zararlar verecektir...
ayrıca fenerbahçenin tek sorunu mehmet topuz mudur sayın aziz yıldırım? lugano ile sözleşme imzalayabildiniz mi? carlos ben gideceğim diyor, tutabiliyor musun? volkan'la mutabakata varıldı mı? tabiki bunları sorgulamak benim işim değil ama fenerbahçenin mehmet topuz'dan önce halletmesi gereken daha bir sürü mevzusu var, bence sırf bu olaya kilitlenip, treni kaçırmamalı...
beşiktaş için de durum aynı, gündemi kilitlemeyin arkadaşlar... mehmet topuz bu kadar abartılacak bir futbolcu değil ki... sırf hırs mevzusu yapıp, alan klüp daha büyük klüptür ispatına gitmek sadece komiktir... öyle olsaydı eğer, türkiye'nin en büyük klübü kayserispor olmalıydı... adam yıllardır o klüpte top oynamakta zira ve biz kayserispor'un bir numarasını göremedik henüz, ne içeride ne dışarıda...
amacım kimseyi yermek falan değil... amacım iki büyük klübün böyle bir mevzuda birbirlerine girip, hem kendi gündemlerini meşgul etmemeleri ve hem de yarın bir gün taraftarlar arasında meydana gelebilecek gerginliği önleyebilmek...
topuzlar gelir, topuzlar gider, klüplerdir baki olan... o yüzden salın gitsin kardeşim, size futbolcu mu yok... elinizin kiri değil mi, her sene onlarcasını alıp bozuk para gibi harcamıyor musunuz sanki?
kadınlar futbol ligi başlayıp, gereken ilgiyi gördükten sonra nasıl olacak bu transfer işleri, merakla beklemekteyim... transfer ücreti, başlık parası gibi ödenir, davul zurnalarla gidilir, kan dökülür, can alınır... demedi demeyin...
hatta klüp önünde toplanmış kalabalık, futbolcu hanım kızımızın ismi ne ise artık, "xxxxx hakkımız, .ike .ike alırız" diye, ironik ironik bağırırlarsa hiç şaşırmayın...
güzel haftalar...

bilumum haber merkezinin hazırladığı haber bültenini sunuyoruz... önce özetler;
* air france havayollarına ait bir uçağın brezilya açıklarında düşmesi sonucu 8 i çocuk (1 i bebek) olmak üzere toplam 228 kişi hayatını kaybetti...
* konya'da komşusunun 4 yaşındaki çocuğunu bakkal dönüşünde evine götüren kadın, çocuğu boğduktan sonra sobada yaktı...
* çorlu'da yasak aşkı ile cinsel ilişkiye girerken 6 yaşındaki oğlu tarafından görülen kadın, sevgilisi ile bir olup çocuğu döverek öldürdükten sonra battaniyeye sarıp bir tarlaya attı...
* istanbul'da evinin balkonunda silahıyla oynayan insanımsı, sokakta oynayan 4 yaşındaki bir çocuğun ölümüne sebep oldu...
* adana'da borç batağına giren şahıs, ailesinden 3 ü çocuk 8 kişiyi acımasızca katletti...
* çorum'da kene ısırması sebebiyle 6 yaşında bir çocuk hayatını kaybetti...
* malatya'da 2 yaşındaki çocuk köy içerisinden geçmekte olan sulama kanalına düşmesi sonucunda boğularak hayatını kaybetti...
* sivas'ta üzerine televizyon düşen 4 yaşındaki çocuk öldü...
* çorum'da tırın çarptığı 4 yaşındaki çocuk hayatını kaybetti...
* adana'da sinekle mücadele için yapılan ilaçlama çalışmasında 18 i çocuk, 40 kişi zehirlendi...
* gemlik'te bir baba, evden kaçtığı gerekçesiyle 14 yaşındaki kız çocuğunu traktörün arkasına bağlayıp tarlada sürükledi...
* suriye sınırına döşenmiş olan mayınlara basarak hayatını kaybetmiş ya da sakat kalmış olan çocuk sayısı tam olarak bilinmemekte...
* amerika'da araba kullanırken cep telefonuyla konuşan bir adam 5 çocuğun ölümüne sebep oldu...
* amerika'da manyak baba 4 çocuğunu köprünün üzerinden teker teker nehire attı...
* ingiltere'de, 5 yaşındaki çocuklarının ölümüne dayanamayan bir çift, çocuklarının cesedini koydukları sırt çantasıyla uçurumdan atlayıp intihar etti...
bu kadar çok çocuk ölümü ve yaralanması haberi var iken geri kalan haberlerin teferruat olduğunu düşünüyorum...
şimdi hava durumu...
havanız nasıl?
hiç
- kutup zencisi
- ...hayat nasıl akarsa aksın kendi mecralarında... kalemimin ucundan damlayanlardır suyla olan tüm ilişkim...
etiketin yarısı
- 1 erkek 1 kadın
- 2 kişilik oyun
- 2012
- 41 derece
- 8 mart kadınlar günü
- aborijinler
- adilyus
- akdeniz
- al çocuktan haberi
- ali baba
- ali babanın çifliği
- altın çağ
- amerika
- amor
- anadolu ateşi
- anahtarlık
- androit
- anne
- askeri yönetim
- atatürk
- azrail
- açgözlülük
- aşk
- aşk tanrısı
- aşkı memnu
- babamın elleri
- babar günü
- balık
- barda
- batıl inançlar
- baş örtmek
- baş örtüsü
- beatrice
- belediye seçimleri
- bella
- benzin istasyonu
- bir çift yürek
- bişilim
- blog
- blog yazarları
- blog yazıları
- blogger
- blogsal
- bokumuz
- büyük hissediyorum
- cacharel
- camdan cama
- can dündar
- cebit fuarı
- cebrail
- cem yılmaz
- cesaret
- chp
- cinayet
- couchsurfing
- cumhuriyet bayramı
- dante
- davut ve goliath
- deniz baykal
- deniz feneri
- devekuşu mantalitesi
- dizi film
- diziler
- doğal afet
- doğumgünü
- dumansız hava sahası
- dünya emekçi kadınlar günü
- dünyanın en pahalı benzini
- ekonomi
- ekonomik kriz
- el hareketi
- el işte görsün
- emre yılmaz
- eriyorum ulan
- ermeni soykırımı
- eros
- esavir
- euro 2008
- euro dizel
- fatih terim
- fenerbahçe
- filistin
- fiyasko
- g naoktası
- g8 2008 japonya toplantısı
- g8 ülkeleri
- gazete
- gazete okumayanlar
- gazete okuru
- gece
- gece savaşları
- gecelik
- geri geri koşmak
- geri geri koşu şampiyonluğu
- gökhan
- gün-delik
- haber
- harakiri
- havaalanı taksileri
- havari
- hayal kırıklığı
- hayatın içinden
- hayattan öğrendiklerim
- Her Morning Elegance
- herkesin problemi
- herşeyden vazgeçmek
- hiçlik
- hp
- hp laptop
- hukuk sistemi
- idam cezası
- ilahi komedya
- ilk buluşma
- imparator
- insan
- insani yardım
- isim hikayeleri
- isimler
- isimlerin anlamları
- israfil
- israil
- istanbul
- istanbul şiiri
- istiklâl caddesi
- istiklâl marşı
- itaat
- japon yorumu
- kadınım
- kamu yönetimi
- kariyer
- katliam
- kavak yelleri
- kazım kanat
- kendimle konuşmalar
- kene
- keriz feneri
- kimler gazete okumaz
- kırım kongo kanamalı ateşi
- kırmızı
- kısa film
- kısa saçlı kadınlar
- konsept
- konuş türkiye
- kulis sanat evi
- kutu
- kutup zencisi
- kyoto japanese restaurant
- kül olan ormanlar
- laf ola beri gele
- laiklik
- liseli gençlik
- lpg
- madalya
- marduk
- marlo morgan
- maske
- masum insanlar
- masumiyet
- mavi
- mayalar
- mehmet topuz
- meltem
- mikail
- mini etek
- minnet duygusu
- misafir ağırlama
- miyop kalp
- mustafa belgeseli
- mürban
- müşteri hizmetleri
- namus cinayetleri
- neden hep
- nostalji
- numara taşıma
- oda tiyatrosu
- olimpiyat
- Oren Lavie
- otel odası hezeyanları
- oy ver sana muhallebi ısmarlayayım
- panzehir
- para
- paranoya
- parfüm
- pasaklı kadın
- peçete mevzusu
- pigmelerle dans
- pigmlerle dans
- protesto
- püsürümüz
- radikal islam
- sanırdım
- satış sonrası hizmet
- saç bakımı
- seyehat
- seçim analizi
- seçimler
- sign
- sihirli küre
- simsiyah
- sita üyeliği
- site aktiviteleri
- siyah
- siyah beyaz
- siyaha dair
- siyasal bilgiler
- sol görüş
- solculuk
- son yemek
- sudan
- sudan resimleri
- sudan trafiği
- sudanda hayat
- sudanda yaşayan türkler
- suç ve ceza
- tahta oyuncak
- taksi
- taksi dolandırıcılığı
- taksi şöförleri
- taksimetre
- tanju okan
- tarifeli vurgunlar
- tatil
- tatil doğanlar
- tek dünya düzeni
- teknoloji
- terör
- tiyatro
- trajedi
- transfer
- töre
- türban
- türkiye analizi
- uganda
- ugandada yaşayan türkler
- unutulmaz film replikleri
- uzaklar
- uzay uçak fakültesi mezunları uyuma taraftara sahip çık
- uzun saç kısa saç
- uğurlu kalem
- var mısın yok musun
- vurdumduymazlık
- yalnızlık
- yanlış anlaşılan şarkı sözleri
- yanlış söylenen şarkılar
- yaprak dökümü
- yardıma muhtaç insanlar
- yasaklar
- yeraltı dünyası
- yerli malı
- yolculuk
- yorganımda kene var
- youtube
- yumurtlayan tarife
- yüz
- zakoğlu tiyatrosu
- zamanın ruhu
- zeitgeist
- zenginliklerimiz
- çarşaf
- çevirmeli ev telefonu
- çocuk ölümleri
- çocuklar
- çocukluk sanrıları
- ödemeler dengesi
- ömer aslan
- özrüm kabahatimden büyük
- özür beliyorum
- özür diliyorum
- üretim
- şampiyon beşiktaş
- şehir planlaması
- şeriat
- şeytan
- şeytanın fısıldadıkları